Sabahattin Ali fue un novelista, cuentista y poeta turco, celebrado por sus conmovedoras representaciones de la vida común y sus luchas. Sus obras profundizan en temas de injusticia, divisiones sociales y los conflictos internos de sus personajes. La escritura de Ali se caracteriza por su cualidad lírica y una profunda comprensión de la psique humana. Su importancia literaria radica en su capacidad para capturar la esencia de la sociedad turca y en su inquebrantable voz de crítica social.
"Der Teufel in uns" von Sabahattin Ali erzählt die Geschichte von Ömer, einem jungen Mann, der nach Liebe und Erfüllung sucht, während er mit Lügen und seiner Vergangenheit kämpft. Der Roman verbindet eine tiefgründige Analyse der menschlichen Psyche mit den sozialen und politischen Herausforderungen der 1930er Jahre in der Türkei.
Die Erzählungen in "Stimme" laden die Leser ein, tief in die Psyche des Protagonisten einzutauchen. Sabahattin Ali thematisiert eindringlich Liebe, Leidenschaft, Unterdrückung und den Kampf um Selbstbestimmung. Mit einer eleganten und gefühlvollen Sprache gelingt es ihm, die menschliche Seele eindrucksvoll zu beleuchten und regt zum Nachdenken an.
"Madonna in a Fur Coat," first published in 1943, explores the beauty and pain of love in all its forms. The new translation enhances accessibility, showcasing Sabahattin Ali's elegant prose and nuanced characters. Set in the 1920s between Turkey and Germany, it remains a classic of Turkish literature that resonates today.
Kuyucaklı Yusuf - İçimizdeki Şeytan - Kürk Mantolu Madonna
572 páginas
21 horas de lectura
Edebiyatçının “gerçekçi olma mücadelesini vermesi” gerektiğini ileri süren Sabahattin Ali için edebiyatın amacı “insanlarda daha iyiye, daha güzele yükselmek arzusu uyandırmak”tır. Bu görüş doğrultusunda kaleme aldığı ve Türk edebiyatının akışını değiştiren romanlarında, gözlemlediği ve yaşadığı olayların tedirginliklerini, çelişkilerini, insanların bireysel yaşantılarının ardındaki toplumsal sorunları gerçekçi bir üslup ve okuru yakalamayı başaran samimi bir dille anlatır. Kuyucaklı Yusuf'ta bir Anadolu kasabasının gelişen ve değişen ekonomik ve toplumsal değerlerle biçimlenen yeni yaşamını, ruhsal yapısını sergilerken İçimizdeki Şeytan'da İkinci Dünya Savaşı öncesinde, üniversite, kültür ve sanat çevrelerindeki farklı siyasal ve toplumsal eğilimleri eleştirir. Kürk Mantolu Madonna'da ise çekingen ve içine kapanık bir genç taşralının, memleketinden uzakta, Almanya'da yaşadığı tutkulu aşk hikayesini konu edinir.
Dağlar ve Rüzgâr’ın bu özel baskısında Sabahattin Ali’nin şiirlerinin farklı arşivlerde bulunan el yazmalarıyla, kitap olarak yayımlanan biçimleri karşılaştırılarak farklılıklar gösterildi. Şiirlerin sonuna eklenen Notlar’da şiirlerin yazıldığı tarih, yer, yayımlandığı dergi, gönderildiği kişiler vb. bilgilerle birlikte Sabahattin Ali’nin mektuplarında şiirleri hakkında yazdıklarına da yer verildi. Sabahattin Ali’nin yaptığı değişikliklerin izini sürmek ve şiirlerini el yazısından okumak isteyenler için Dağlar ve Rüzgâr hoş bir sürpriz. Bütün gayretime rağmen kendimi lirik bir mecradan boşaltmak ihtiyacını duydum: İşte böylece şu son aylar içinde beş on manzume meydana geldi. Belki kıyamadığım için, bunları, eskilerden de birkaç tane ilave ederek neşrettim. Bunu yapmakla sahamın haricine çıkmadığım kanaatindeyim, çünkü bu şiirler de uzun bir hikâyenin parçalarıdır, uzun ve ebedi bir hikâyenin... -Dağ Şiirleri, 1932
Sabahattin Ali Kuyucaklı Yusuf ’ta bir Anadolu kasabasını, bütün insani ve sosyal gerçekliğiyle verir: Soylu insanlarıyla, bayağı insanlarıyla; sevgilerle, nefretlerle; umutla umutsuzlukla… (…) Okuduğum Türk romanları içinde ayrıntıların en mükemmel, en ustaca kullanıldığı romanlardan biri. O pek önemsizmiş gibi görünen küçük küçük ayrıntılar romana tam bir somutluk kazandırıyor; romandaki dünya, çerçevesini kırıp dışarıya fırlıyor, sizin dünyanıza karışıyor.* –Fethi Naci Nazilli’de başlayan ve Edremit’e taşınan bu hüzünlü roman, bir *tabiat insanı* olarak Yusuf’un kasaba eşrafı ve halk arasında giderek sertleşen güç gösterileri içinde temiz kalma, aşkını koruma, aslında var olma savaşını anlatıyor.
Rescatada del olvido a finales de los noventa, esta tercera novela del escritor turco Sabahattin Ali es un destacado acontecimiento editorial. Traducida a varios idiomas y con ventas cercanas al millón de ejemplares, narra un amor desdichado entre un joven turco y una pintora alemana, convirtiéndose en un fenómeno de culto, especialmente entre la juventud, que busca resistir la erosión de los derechos civiles y aboga por una mayor apertura hacia Europa. Raif Efendi llega a Berlín en los años veinte, enviado por su padre para aprender sobre la fabricación de jabones de tocador. Sin embargo, su espíritu soñador lo lleva hacia el arte y la literatura. Mientras estudia alemán y lee novelas rusas, recorre la ciudad en busca de una verdadera pasión. Un día, al contemplar el retrato de una mujer en un abrigo de piel, siente que ha encontrado lo que buscaba. Pronto conoce a la artista, Maria Puder, lo que transforma su vida. Esta novela de aprendizaje explora los desencuentros entre deseo y realidad, y establece un fascinante diálogo entre Oriente y Occidente, entre Ankara y Berlín en el período de entreguerras. La relación entre el joven inexperto y la consumada artista evoca la esperanza de entendimiento entre dos mundos aparentemente irreconciliables.
"İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizdeki şeytan yok... İçimizdeki aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var..." Bu romanında, toplumsal gündemin kişilikler üzerindeki baskısını ve güçsüz insanın "kapana kısılmışlığını" gösteriyor Sabahattin Ali. Aydın geçinenlerin karanlığına, "insanın içindeki şeytan"a keskin bir bakış.
"Aşkını candan duymuşum Canım yoluna koymuşum Tam dokuz yaşındaymışım Dünyaya geldiğin zaman. Kimbilir nasıl güzeldin, Göklerden yere süzüldün Benim alnıma yazıldın Dünyaya geldiğin zaman." Dağlar ve Rüzgar, Kurbağanın Serenadı ve öteki şiirler...
Mit knappen, holzschnittartigen Strichen erweckt Sabahattin Ali die kargen Reize seiner anatolischen Heimat. Da ist immer wieder die Hochlandsteppe: abweisend, ja furchtbar in ihrer Öde und Wasserarmut, unendlich unter den ziehenden Wolkenschatten und im Spiel der vom Wind aufgewirbelten Sandhosen. Die Landschaft ist jedoch nur der Hintergrund; denn Sabahattin Ali kommt es auf die menschlichen Dinge an, auf die Tragödien, die sich in dieser kleinen Welt abspielen.